FinTech İstanbul Almanya Temsilcisi ve Contextual Solutions Kurucu Ortağı Ş. Elif Kocaoğlu Ulbrich ile SC Yönetim Danışmanlık Kurucusu Dr. Soner Canko’nun PSM Magazine için birlikte kaleme aldığı makalede, finans sektörünün önemli bir problemine değiniliyor. İşte o makalenin ilk kısmı…
Finans sektörü uzun yıllar boyunca krizleri bilanço üzerinden okumaya alıştı. Bir bankanın sermayesi erir, likiditesi bozulur, kredi kalitesi düşerdi. Zararlar büyüyüp görünür hale geldiğinde de düzenleyiciler devreye girerdi.
Bugünse farklı bir dönemden geçiyoruz. Artık pek çok finansal kurum güçlü sermaye yapılarına sahip. Dijitalleşme sayesinde operasyonlar daha verimli yürütülüyor. Yapay zekâ, veri analitiği ve otomasyon süreçleri karar alma mekanizmalarını hızlandırıyor. Müşteriler daha iyi bir deneyim yaşıyor, işlemler daha hızlı gerçekleşiyor ve yeni ürünler çok daha kısa sürede pazara çıkabiliyor.
Ancak tam da bu dönüşümün içinde, daha az görünür bir sorun büyüyor. Finansın teknolojisi yenilenirken yönetim mekanizmaları aynı hızla yenilenemiyor. Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan birçok finansal skandalın ortak noktası da bu.
Sorunların önemli bir bölümü artık zarar yazan veya iflas eden kurumlarda ortaya çıkmıyor. Tam tersine, faaliyetlerini sürdüren, büyüyen ve hatta kârlı görünen kurumlarda ortaya çıkıyor. Tartışmaların merkezinde ise bilanço değil; yönetişim, şeffaflık, karar alma süreçleri ve kurumsal kontrol mekanizmaları yer alıyor.
Bu durum, finans sektöründe yeni bir döneme işaret ediyor.
Başarı artık yeterli değil
Geçmişte büyüme, kârlılık ve pazar payı çoğu zaman kurumların en önemli başarı göstergeleriydi.
Bugün bunlara yeni bir kriter daha ekleniyor: Nasıl yönetiliyorsunuz?
Düzenleyiciler artık yalnızca finansal sonuçlara değil, bu sonuçların hangi süreçlerle elde edildiğine de bakıyor. Karar alma mekanizmaları, risk raporlaması, yönetim kurulunun gözetim kapasitesi ve iç kontrol sistemleri artık finansal istikrarın ayrılmaz parçaları olarak görülüyor. Çünkü günümüzün riskleri yalnızca kredi veya piyasa riskinden değil, kurum kültürü ve yönetişim zafiyetlerinden de kaynaklanıyor.
Teknoloji hızlandı, kontrol yavaşladı
Asıl paradoks burada ortaya çıkıyor. Finans sektörü, tarihinin belki de en hızlı dönüşüm dönemini yaşıyor.
Dijital bankalar ortaya çıkıyor. Fintekler yeni hizmet modelleri geliştiriyor. Açık bankacılık yaygınlaşıyor. Yapay zekâ iş süreçlerine giriyor. Gerçek zamanlı ödemeler standart hale geliyor.
Yeni ürün geliştirmek, müşteri kazanmak ve yeni pazarlara açılmak hiç olmadığı kadar kolaylaşırken aynı hız risk yönetimi, iç kontrol ve yönetişim tarafında sağlanamıyor.
Sonuç olarak bazı kurumlar teknoloji açısından geleceğe doğru ilerlerken, yönetim anlayışları açısından geçmişte kalabiliyor.
Son yılların üç büyük vakası bu uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koyuyor:
- 2023’te UBS tarafından devralınan Credit Suisse, sermaye rasyoları açısından yıllarca “güçlü” görünen bir bankaydı. İsviçre düzenleyicisi FINMA’nın sonradan yayımladığı rapora göre, 2018-2022 arasında bankaya yönelik 43 ön soruşturma ve 108 saha incelemesi yürütülmüş, ancak yönetim kurulu risk kültüründeki köklü sorunları gidermemişti.
- Aynı dönemde ABD’de Silicon Valley Bank’ın çöküşünde de benzer bir tablo görüldü. Bankanın risk komitesinde görev alan yedi üyeden sadece biri risk yönetimi geçmişine sahipti ve banka 9 ay boyunca risk direktörü (CRO) pozisyonunu boş bıraktı.
- Avrupa’da ise Wirecard skandalı, hızla büyüyen bir fintek girişiminin nasıl 1,9 milyar Euro’luk hayali varlık yaratabildiğini; denetim, derecelendirme kuruluşları ve düzenleyici mekanizmaların yıllarca bunu fark edemediğini gösterdi.
Üç örneğin ortak noktası da çarpıcıydı: Sorun bilançoda değil, gözetimde ortaya çıktı.
Güncel örneklerden bir diğeri Almanya’daki dijital banka N26 oldu. Almanya düzenleyicisi BaFin önce 4,25 milyon, ardından 9,2 milyon Euro ceza keserek bankanın büyümesini yıllarca sınırlandırdı. Ancak N26’nın uyum altyapısına 100 milyon Euro’nun üzerinde yatırım yapmasının ardından BaFin 2024 yılında bu sınırlamaları tamamen kaldırdı.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde görülen düzenleyici müdahaleleri ve yüksek para cezalarının önemli bir bölümü yönetişim uyumsuzluğunun sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Yapay zekâ aynı sorunu yeni bir katmana taşıyor
Bu tablo, yapay zekânın finans sektörüne hızla yayıldığı bugünlerde daha da kritik hale geliyor. Kredi skorlama, kara para aklama tespiti, dolandırıcılık önleme ve otomatik kredi onayı gibi alanlarda yapay zekâ modelleri artık karar alma süreçlerinin merkezinde yer alıyor.
Yapay zekâ yalnızca çalışanların kararlarını desteklemiyor, giderek daha fazla kararın kendisini üretiyor.
Bu nedenle artık denetlenmesi gereken yalnızca insanlar değil, modeller de oluyor. Başka bir ifadeyle, yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değil, mevcut yönetişim açığını büyüten yeni bir katman oluşturuyor.
Ancak düzenleyici çerçeveler bu dönüşümün hızına henüz yetişebilmiş değil.
ABD Merkez Bankası, 15 yıllık model risk yönetimi rehberi SR 11-7’yi Nisan 2026 itibarıyla güncelleyerek SR 26-2’yi yayımladı. Buna rağmen sektör temsilcileri, yapay zekâ destekli sistemlerin devreye alınma hızının, bu sistemleri denetleyecek gözetim çerçevesinin oluşturulma hızını fazlasıyla geride bıraktığı konusunda uyarıyor.
Avrupa Birliği’nde ise Dijital Operasyonel Dayanıklılık Yasası (DORA) ve Yapay Zekâ Yasası kapsamında “yüksek riskli” sınıfa giren kredi ve uyum sistemleri için daha sıkı şeffaflık ve insan denetimi yükümlülükleri yürürlüğe giriyor.
Senaryo bir kez daha tekrarlanıyor: Teknoloji önden gidiyor, kurallar peşinden koşuyor…
Yazının devamı için buradan PSM Magazine dergisinin 183. sayı PDF’ine gidebilir ve 38. sayfadan okuyabilirsiniz.


