“Geleceğin finansında rekabet, yalnızca yeni tokenlar üretmekte değil; para, varlık, veri ve talimatların birlikte dolaşabileceği yeni bir finansal dolaşım sistemi mimarisi kurmakta yaşanacak.”
Prof. Dr. C. Coşkun Küçüközmen

Finans dünyasında bazı toplantılar yeni ürünleri, bazıları yeni teknolojileri, bazıları ise geleceğin yönünü tartışır. Point Zero Forum (PZF) 2026 benim açımdan üçüncü kategoriye giren bir toplantıydı. 23–25 Haziran 2026 tarihlerinde Zürih’te düzenlenen forumda dikkatimi çeken temel mesele, artık “tokenizasyon mümkün mü?” sorusunun geride kalmış olmasıydı. Asıl soru değişmişti: Tokenizasyon hangi altyapı üzerinde çalışacak, hangi para ile sonuçlandırılacak, bu altyapının kurallarını kim yazacak ve farklı sistemler nasıl birbirine bağlanacak?

Bu nedenle forum boyunca tekrar tekrar karşıma çıkan bir kelime vardı: Rails! PZF 2026’dan çıkardığım en önemli sonuç da tam olarak bu oldu: Finansın gelecekteki rekabeti yalnızca tokenlar üzerinde değil, tokenların hareket edeceği dijital koridorlar üzerinde yaşanacak olmasıydı. Ve bu durum, Türkiye açısından bir fintech meselesinden ziyade paranın yeni yapısı, ödeme sistemleri, sermaye piyasaları, bankacılık, merkez bankacılığı, veri altyapıları nedenleriyle giderek finansal hatta ekonomik egemenlik meselesine dönüşmektedir. Neticede geleceğin finansında rekabet, yalnızca yeni tokenlar üretmekte değil; para, varlık, veri ve talimatların birlikte dolaşabileceği yeni bir finansal dolaşım mimarisi sisteminin kurulumu sürecinde yaşanacak.

Merkez bankalarının verdiği mesaj: Teknoloji değişebilir, paraya duyulan güven değişmemeli

Forumun ilk gününde eski BIS Genel Müdürü Agustín Carstens tarafından yapılan “Welcome Address” ile başlayan program, daha sonra çok farklı aktörlerin katıldığı tartışmalara açıldı (Carstens’ın PZF programındaki resmi rolü, GFTN International Advisory Board üyeliği ve eski BIS Genel Müdürlüğü olarak belirtilmişti).

Ancak benim için forumun en önemli merkez bankacılığı mesajlarından biri ertesi gün geldi. BIS Genel Müdür Yardımcısı Andréa M. Maechler, 24 Haziran’da “What Makes Money, Money? Ensuring Trust in the Next-Generation Financial System” başlıklı keynote konuşmasını yaptı. Konuşma daha sonra BIS tarafından yayımlandı ve üç temel soruya odaklandı: Parayı para yapan nedir? Stablecoinlerin rolü ne olabilir? Tokenizasyon iki katmanlı parasal mimariyi nasıl bozmak yerine güçlendirebilir?

Bence burada çok önemli bir kavramsal ayrım yatmakta. Tokenizasyon paranın kendisi değildir.

Para, yalnızca dijital bir token değildir. Paranın ekonomik işlevini sürdürebilmesi için güven, nihai ödeme, tekillik (singleness), parite ve sistem içinde likiditenin gerektiğinde sağlanabilmesi gerekir. Dolayısıyla dijital ortamda asıl mesele “token üretmek” değil, tokenize edilmiş paranın hangi kurumsal ve parasal mimarinin içinde güvenilir biçimde çalışacağıdır. Bu noktada Maechler’in mesajı, bugün BIS’in daha geniş yaklaşımıyla da örtüşüyor: Tokenizasyonun amacı mevcut parasal mimariyi ortadan kaldırmak değil, onu daha verimli hale getirmek olmalıdır.

Bu ayrım özellikle stablecoin tartışması açısından kritik. Stablecoin mi, tokenized deposit mi? Zira PZF’de bu tartışmanın özel sektör tarafından nasıl ele alındığını da görmek mümkün oldu.

Circle’dan Dante Disparte (Chief Strategy Officer ve Head of Global Policy & Operations), “Europe’s Currency at a Crossroads: Digital Euro, Stablecoins, and the Mutiny of Money” başlıklı oturumda konuştu. Oturumun çerçevesi son derece açıktı: dijital euro, merkez bankası mimarisi ve parasal egemenlik ekseninde; dolar cinsinden stablecoinler ise özel altyapı ve piyasa temelli benimseme ekseninde değerlendiriliyordu. Disparte’nin forumdaki varlığı da yalnızca bu oturumla sınırlı değildi; Circle adına düzenlenen kapalı yuvarlak masa toplantısında da yer aldı.

Bu tablo bana şunu düşündürdü: Stablecoin tartışması artık “kripto para mı, değil mi?” tartışması olmaktan çıkıyor. Asıl tartışma, özel sektör tarafından ihraç edilen dijital paraların, merkez bankası parasının ve bankacılık sistemindeki tokenlaştırılmış mevduatların geleceğin parasal mimarisinde nasıl konumlanacağı haline geliyor.

Nitekim PZF programında “Two Roads to Programmable Money: Stablecoins, Tokenized Deposits, and the Future of Rails” başlıklı oturumda Sir Howard Davies, IIF CEO’su Timothy Adams ve GFTN’den Pat Patel bu konuyu doğrudan “rails” üzerinden ele aldılar. Davies bugün Qivalis NV‘nin Supervisory Board Başkanıdır; Qivalis ise stablecoin alanında faaliyet gösteren bir yapıdır. Bu tesadüfi bir detay değildir. Stablecoin, tokenized deposit ve CBDC tartışması aslında aynı sorunun farklı cevaplarıdır: Dijital ekonomide para hangi altyapı üzerinde hareket edecek?

BIS Innovation Hub Projeleri

PZF’de benim özellikle dikkatimi çeken alanlardan biri de BIS Innovation Hub’ın projeleriydi. Çünkü burada artık yalnızca “gelecekte yapılabilir” türünden teorik tartışmalar yoktu. Gerçek prototipler, mimariler ve kullanım senaryoları vardı. Bunların başında Project Agorá geliyor.

BIS Innovation Hub’ın Agorá projesi, merkez bankaları ile özel finans kuruluşlarını bir araya getirerek çok para birimli, ortak ve programlanabilir bir platform üzerinde toptan sınır ötesi ödemeleri test ediyor. Projenin temel fikri, merkez bankası rezervlerinin ve ticari banka mevduatlarının tokenize edilerek aynı platformda çalıştırılması ve böylece farklı para birimleri arasında atomik (atomic) mutabakatın mümkün hale getirilmesi. Agorá’nın Mayıs 2026’da yayımlanan sonuçları özellikle önemliydi: prototip, tokenize merkez bankası rezervleri ile tokenize ticari banka mevduatlarının kullanılmasıyla farklı para birimleri ve yargı alanları arasında güvenli ve nihai atomik mutabakatın teknik olarak mümkün olduğunu gösterdi. Projenin bir sonraki aşaması gerçek değer içeren işlemlerin test edilmesine doğru ilerliyor. Bunun anlamı çok büyük. Çünkü burada merkez bankası parası sistemden çıkarılmıyor. Tam tersine: Merkez bankası parası yeni dijital rayların güven çıpası olarak sisteme taşınıyor. Bu bence PZF’nin en önemli mesajlarından biriydi.

Para kadar veri de sınırları aşmak zorunda BIS Innovation Hub’ın Project Aperta projesi ise başka ama tamamlayıcı bir problemi ele alıyor: sınır ötesi finansal veri taşınabilirliği. Aperta, farklı ülkelerdeki open banking/open finance ağlarını birbirine bağlayan bir “network of networks” yaklaşımı geliştiriyor. Birleşik Krallık, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Hong Kong ve Hindistan’daki ağlar arasında ortak bir birlikte çalışabilirlik katmanı test edildi.

Bu proje özellikle KOBİ finansmanı ve trade finance açısından önemli. Çünkü uluslararası ticarette sorun yalnızca paranın sınırdan geçmesi değildir. Verinin, kimliğin, ticari belgelerin, kredi bilgilerinin ve yetkilendirmelerin de sınırdan geçebilmesi gerekir.

Aperta’nın mesajı bu açıdan Agorá’nın mesajını tamamlıyor: Agorá paranın hareketini; Aperta ise finansal verinin hareketini yeniden düşünmektedir. İkisini birlikte düşündüğümüzde ortaya çok daha büyük bir mimari çıkıyor: Geleceğin finansal sistemi yalnızca tokenized money değil; tokenized money + interoperable data + trusted identity + programmable infrastructure olacaktır.

Bu nedenle PZF’de “rails” kelimesinin bu kadar öne çıkması şaşırtıcı değil.

Bank of England Deputy Governor’ı Sarah Breeden de PZF’nin en dikkat çekici isimlerinden biriydi. Breeden’in sorumluluk alanları arasında finansal istikrar, finansal piyasa altyapılarının gözetimi, uluslararası konular, CBDC ve fintech bulunuyor. Sarah Breeden tokenizasyonun önündeki engelin artık teknoloji olmadığını vurguladı. Katıldığı “The Infrastructure Gap: What It Actually Takes to Put Assets On-Chain at Scale” oturumunun başlığı bile aslında bugün geldiğimiz noktayı özetliyor. Sorun artık: “Blockchain çalışıyor mu?” değil. Sorun: “Bu teknolojiyi gerçek finansal sistemin içine nasıl yerleştireceğiz?” PZF’nin bu oturum için hazırladığı çerçeve özellikle dikkat çekiciydi: Tokenizasyon teknolojisi kanıtlanmış durumda; düzenleme de geliyor. Ancak tokenized assets’ın yaygınlaşması için birlikte çalışabilir ağlara, on-chain settlement yapabilecek merkez bankası parasına ve ülkeler arasında çalışabilecek düzenleyici çerçevelere ihtiyaç var. Bence bu, “tokenization is easy; integration is hard” şeklinde özetlenebilecek yeni dönemin en net tariflerinden biri.

Peki, “Rails” neden bu kadar önemli? PZF’de “rails” kavramının tekrar tekrar ortaya çıkması tesadüf değildi. Forumun “The $320 Trillion Rewiring: Infrastructure, Rules and the Race to Move Money” başlıklı oturumunda küresel ödeme sisteminin aynı anda real-time payment rails, ISO 20022, CBDC’ler, stablecoinler ve B2B clearing altyapıları üzerinden yeniden inşa edildiği vurgulandı. Forum bu dönüşümü yaklaşık 320 trilyon dolarlık yıllık para hareketinin yeniden yapılandırılması olarak çerçeveledi.

Yeni finansal sistem yalnızca “yeni bir blockchain” demek değildir.

Rails dediğimiz şey; ödeme sistemleri, messaging, identity, custody, compliance, settlement, liquidity, interoperability, data standards, smart contracts, central bank money gibi katmanların birlikte çalışmasıdır. Dolayısıyla finansal altyapı artık yalnızca altyapı değildir; ekonomik stratejidir. AI sahneye çıkması ile birlikte “finansal kullanıcı artık insan olmayabilir” görüşünün taraftar bulması PZF’nin bir diğer önemli ekseni olan yapay zekâyı tekrar gündemin odağına getirdi. “The Agentic Checkout: When AI Becomes the Buyer” oturumunda tartışılan konu özellikle dikkat çekiciydi: AI agent’lar artık yalnızca bilgi üreten sistemler değil; seyahat rezervasyonu yapabilen, abonelikleri yönetebilen ve B2B satın alma işlemlerini başlatabilen ekonomik aktörlere dönüşüyor. Bu noktada finansal sistemin karşısına yeni bir soru çıkıyor: Ödemeyi yapan kişi kim? Daha doğrusu: Ödemeyi yapan insan mı, insan adına hareket eden bir AI agent mı? Bu sorunun hemen arkasından kimlik, yetkilendirme, sorumluluk, dolandırıcılık, siber güvenlik ve tüketici korunması geliyor.

Bence burada tokenizasyon ile AI arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor. Tokenized money parayı programlanabilir hale getirirken, agentic AI ekonomik kararları otonomlaştırıyor. Bunların birleşmesiyle finansal sistemde yeni bir kullanıcı ortaya çıkabilir: machine-to-machine economic actor. Bu nedenle geleceğin finansal mimarisini yalnızca “digital finance” olarak değil, programmable and agentic finance olarak düşünmek gerekecek.

Peki, Türkiye açısından bütün bunlar ne ifade ediyor?

PZF 2026’nın Türkiye açısından en önemli mesajı bence “hangi teknolojiyi kullanalım?” sorusundan önce geliyor. Asıl soru: Türkiye geleceğin finansal raylarının neresinde olacak?

Türkiye’nin güçlü bir bankacılık sistemi, gelişmiş ödeme altyapıları, hızlı dijitalleşen finansal hizmetleri ve önemli bir fintech ekosistemi bulunuyor. Ancak yeni dönemde bunların üzerine yeni bir katman eklenmesi gerekiyor. Bunun için en az beş alan birlikte düşünülmeli: Birincisi, dijital para mimarisi. CBDC, tokenized deposits ve stablecoinler birbirinden bağımsız başlıklar olarak değil, geleceğin parasal mimarisinin farklı katmanları olarak ele alınmalı.

İkincisi, tokenize sermaye piyasaları. Devlet tahvilleri, para piyasası araçları, fonlar, menkul kıymetler ve diğer reel varlıkların tokenizasyonu yalnızca teknoloji projesi değil, piyasa altyapısı projesidir.

Üçüncüsü, sınır ötesi ödeme ve trade finance. Agorá’nın gösterdiği gibi mesele yalnızca paranın daha hızlı hareket etmesi değildir. Türkiye’nin Avrupa, Körfez, Orta Asya ve Asya arasındaki ticaret akımlarında yeni dijital finansal koridorların parçası olması gerekir.

Dördüncüsü, veri ve kimlik altyapısı. Aperta’nın ortaya koyduğu problem Türkiye için de geçerlidir: Para sınırları aşabiliyorsa finansal veri ve kimlik de güvenli biçimde sınırları aşabilmelidir.

Beşincisi, AI + finance entegrasyonu. AI agent’ların ödeme ve finansal karar süreçlerine girmesiyle birlikte regülasyonun yalnızca insan davranışını değil, makine tarafından verilen ekonomik kararları da kapsayacak şekilde yeniden düşünülmesi gerekecektir.

Sonuç: Token değil, mimari

PZF 2026’dan benim çıkardığım temel sonuç şu: Finansın geleceğini tek bir teknoloji belirlemeyecek. Ne blockchain tek başına yeterli olacak, ne stablecoin, ne CBDC, ne tokenized deposit, ne de AI. Bunların hepsi daha büyük bir mimarinin parçaları. Agustín Carstens’ın merkez bankacılığı perspektifi, Andréa Maechler’in “what makes money, money?” sorusu, Dante Disparte’nin stablecoin perspektifi, Howard Davies’in programmable money ve rails tartışması, Sarah Breeden’in altyapı açığına ilişkin yaklaşımı ve BIS Innovation Hub’ın Agorá ve Aperta gibi somut projeleri farklı yerlerden aynı noktaya işaret ediyor:

Geleceğin finansı teknoloji yarışından çok bir mimari yarışıdır. Ve bu yarışta belirleyici olan yalnızca hangi tokenin kullanıldığı değildir. Hangi paranın güven çıpası olduğu, hangi rayların üzerinde hareket ettiği, hangi verinin kim tarafından doğrulandığı, hangi standartların benimsendiği ve bu sistemlerin birbirleriyle nasıl konuştuğu belirleyici olacaktır. Bu nedenle PZF 2026 benim için “tokenization konferansı” olmaktan çok daha fazlasıydı. Bu, geleceğin finansal altyapısının kimler tarafından, hangi kurallarla ve hangi para üzerinden kurulacağının tartışıldığı bir forumdu.

Türkiye açısından çıkarılması gereken ders oldukça açık:

Geleceğin finansal sistemine yalnızca kullanıcı olarak bağlanmak yetmez. Türkiye’nin kendi dijital finansal raylarını tasarlayan, uluslararası raylara bağlayan ve bu mimarinin standartlarının oluşumuna katkı veren ülkeler arasında olması gerekir. Çünkü önümüzdeki dönemde rekabet yalnızca “who owns the token?” sorusu üzerinden yürümeyecek. Asıl soru şu olacak: Who owns, governs and connects the rails?

Yapay Zekâ Kullanım Notu (AI-assisted research and editorial support): Bu makalenin hazırlanmasında yapay zekâ tabanlı araçlardan araştırma ve düşünsel çalışma sürecinin desteklenmesi amacıyla yararlanılmıştır. Bu kapsamda kaynak taraması ve doğrulama, konuşma ve oturum içeriklerinin karşılaştırılması, farklı bilgi parçalarının sentezlenmesi ve metnin editoryal olarak geliştirilmesi süreçlerinde yapay zekâdan faydalanılmıştır. Bununla birlikte, makalenin temel argümanı, değerlendirmeleri ve sonuçları yazara aittir; nihai içerik, kaynaklar ve yorumlar yazar tarafından gözden geçirilmiş ve doğrulanmıştır.

Yazar: Prof. Dr. C. Coşkun Küçüközmen